1- Televizyonda ve özellikle sosyal medyada, aralıksız yeni tip koronavirüs (Covid-19) hakkında bilgilendirmeler, tartışmalar ve dezenformasyonlar dönüyor. Virüsün küresel bir panik ortamı yarattığı ortada ve bu paniğin insanlar üzerinde bir hegemonya yarattığı görülüyor. Bu paniğin sosyolojik etkileri sizce nedir ve neler olacaktır?

Virüsün bir pandemi olarak tüm dünyayı etkisi altına aldığı Şubat ve Mart aylarının hemen öncesinde küresel durumu hatırlarsak ve bu durumu söz gelimi 11 Eylül’e koyacağımız bir başlangıç noktasından itibaren bir süreç olarak düşünürsek, zaten gerçekte son yirmi yıldır aralıksız bir panik-atak döneminde yaşıyor olduğumuzu söyleyebiliriz. Birçok toplumun gerçeğin ne olduğu konusunda mutabakatını yitirmiş olması, söz gelimi kürtaj gibi konular üzerinden yarı yarıya bölünmüş ve dahası keskin bir şekilde kutuplaşmış olması (%50 sendromu), bu yarılmadan beslenen popülist liderlerin güçlenmesi, dünya genelinde komplo teorilerine olan ilginin yeni teknolojiler aracılıyla aile-içi iletişimlere kadar sızmış olması ve nihayetinde kendimizi hakikat-sonrası olarak anılan yeni bir toplumsal durumda bulmuş olmamız. Aşırı belirsizlik altında geçirdiğimiz altı haftadan sonra, geride bıraktığımız 20 yılı düşününce ben virüsün zamanlamasının epik olduğunu düşünüyorum. Tarih böylesi tezahürlere dair yüzlerce anlatıyla bezeli.

2- Dünyanın önde gelen ülkeleri Covid-19 ile başa çıkmakta zorlanıyor. ABD, bazı Avrupa ülkeleri ve Çin gibi. Yüksek düzeyde ekonomik gücü elinde tutan bu ülkelerin virüs tedbiri ve sağlık açısından yetersiz kalmalarının sebepleri sizce nedir? Ekonomiler insan sağlığı ve refahından çok, dünyaya yayılma ve sömürü üzerine kurulmuş diyebilir miyiz?

Her gün yayınlanan karşılaştırmalı istatistiki tabloları gözümüzün önüne getirelim. Tüm dünya açık bir laboratuvara dönüştü. Farklı tarihsel arka planlardan gelişmiş farklı toplumsal, siyasal ve iktisadi modellere sahip olmakla birlikte küresel bir sistemin içinde birbirine tahammül etmek ve birbiriyle yarışmak zorunda olan ülkeler eğilip bükülmesi zor bir hakikat karşısında zorlu bir sınav veriyor. Geçmişi, en yakın tarihsel arka planda, 1980’lerdeki neo-liberal dalgaya kadar uzanabilecek bir dizi tercihin birikimsel sonuçları pandemi koşullarında sağlamaya çekiliyor. İtalya ve İspanya’da solunum cihazları kullanımında gençlere öncelik verilmek zorunda kalındığı o noktayı ve mesleki statüsü hayat kurtarmak gibi keskin bir yerden onanan doktorların almak zorunda kaldıkları kararı bir düşünün: Kim ölecek ve kime bir yaşam şansı tanınacak. Eğer bu sistem değil de başka bir sistem olsa virüse karşı tam bir koruma sağlayabilir miydik bilmiyorum ama verem aşısının zorunlu olduğu ülkelerde direncin daha güçlü olması gibi konularda elbette ki önemli farkların oluşacağını düşünüyorum.

3- Gündeme son derece nadir bir şekilde getirilen mültecilerin ve göçmenlerin, fazlasıyla gözardı edildiğini görüyoruz. Göçmenler ve mülteciler, psikososyal destek gereksinimleri ve sağlık hizmetine erişim güçlükleri nedeniyle Covid-19 salgınına ilişkin olarak dezavantajlı gruplar arasında kabul ediliyor. Birçoğu kalabalık kamplarda, hijyenik olmayan ortamlarda yaşamlarını sürdürüyor. Göçmenlerin ve mültecilerin gözardı edilmesinin altında yatan sebepler nedir?

Maalesef çok çıplak bir nedeni var: bize ait değiller. O nedenle de biz kümesi içinde tanımladıklarımızın bir kısmına dahi bir lütuf olarak gördüğümüz hayati önemdeki şeylere (sağlık hizmeti gibi) erişim sağlamalarına izin vermiyoruz. İtalya ve İspanya’daki solunum cihazlarının kimin için kullanılacağına dair kararı hatırlayalım tekrar. Uzunca bir döneme yayılmış kararların birikimsel sonuçları karşısında ne kadar çaresiz olduğumuzu gördük. Suriye’deki savaş nedeniyle mülteci konumuna düşen insanların çok büyük bir kısmı son 10 yıldır bu çaresizlik içinde yaşıyor. Hemen salgından önce Edirne Pazarkule’de yaşananları hatırlayalım. AB merkez devletlerinin tampon mıntıka olarak kullandığı Midilli adasında 3 yıldır küçücük bir kampta binlerce insan hayatta kalmaya çalışıyor. Milyonlarca insanın belirli sınırları geçmemesi konusunda 20 yıldır gösterilen tüm o devasa çaba virüsün sınır tanımazlığı karşısında bir ay içinde anlamını yitirdi. Hepimiz kendi yerellerimizde mahsur kaldık. Artık yeni bir biz var: virüse karşı bağışıklık kazanacak ve hayatta kalacak olanlar. Bu “bize” ait olup olmadığımızı bilmiyoruz ve aştığımızda bu gerçeğe karşı bizi güvende kılacak bir sınır da yok. Kuşkusuz evde oturma lüksüne sahip olanlarla her gün fiziki mesafe şartlarının sağlanmadığı ortamlarda çalışmak zorunda olanlar eşittir diyemem ama virüsün getirdiği belirsizlik karşısında verili kabul ettiğimiz birçok güven alanının da geçerliliğini yitirmiş olduğunu düşünmek mümkün.

4- Kısıtlı sağlık hizmeti, Covid-19 salgınının mülteci kamplarına sıçrayarak insani krizin daha fazla yıkıcı olmasına neden olabilir. Bu salgının göçmen ve mülteci kamplara ulaşmasıyla salgından kaçmak isteyen mülteciler ve göçmenler daha farklı ve tehlikeli göç yollarını seçerek güvenli yerlere göç etme girişiminde bulunabilir. Göç hareketlerinin farklı noktalara yöneleceğinden ve farklı hayallere dönüşebileceğinden bahsedebilir miyiz? 

Tüm ülkeler sınırlarını bu şekilde kapatmışken göçmen/mültecilerin söz gelimi 2015 yazında olduğu gibi kitlesel bir hareketliliğe kalkışacağını düşünmüyorum. Çünkü geçtiklerinde daha iyi durumda olacakları bir sınır kalmadığını gördüklerini düşünüyorum. Daha çok tutunabildikleri yerellerde dayanışma ağları örmeye ve güvende kalmaya çalışacaklardır. Diğer yandan, devletler aklı için virüse karşı uygulanmaya çalışılan önlemleri zayıflatacağından göçmen/mültecilerin görmezden gelinmesi büyük bir risk taşıyor. Singapur’da yaşandığı gibi. Nitekim Portekiz, Nisan ayı başında mülteci ve sığınmacılara geçici vatandaşlık hakkı tanıdı. Türkiye’de de sağlık hizmetlerine erişim konusunda bir dizi düzenlemeye gidildi. Bu gelişmeler neyi nereye kadar engelleyecek öngörmek zor.

5- Koronavirüs salgını kontrol altına alınıp tamamen etkisiz hale getirildiği zaman ‘insanlığın’ bu salgından ders çıkaracağı söyleniyor. Bundan önce yaşanmış veba salgınları, ispanyol gribi vb. salgınları ve bu salgınların ardından yaşananları da referans alacak olursak, ‘insanlık’ bu salgından ders çıkarıp sistemin bazı parçalarını değiştirme yolunda bir şeyler yapacak mı? Buna inanıyor musunuz?

Bu gibi konuları çalışan tarihçiler bu soru konusunda pek iyimser değiller benim görebildiğim kadarıyla. Ne Osmanlı tarihinde veba ne de Batı tarihinde İspanyol gribi salgınları, savaşların aksine, pek de aktarılmak istenmiş deneyimler gibi durmuyor.

Evlere kapanmanın başında konuştuğumuz bir arkadaşım, çocukluğunda anneannesinin İstanbul’da yaşanan İspanyol gribi salgınına dair çocukluğunda anlattığı şeyleri anımsamış bir anda: “Hasta olup olup iyileşiyorduk. Küçük dayı gitti. Büyük dayı kaldı. İki üç yıl sürdü.” Bu süreçten de çıkaracağımız ders bence bu kadar olacak. İnsanlık tarihindeki gazap anlatıları gibi. Yaşananlardan kalanları masal gibi dinleyeceğiz. Bir daha hiç başımıza gelmeyecekmiş gibi sadece önümüze bakacağız. Ta ki bir sonraki sefere kadar. Ben bunu etik ya da politik bir sorun olarak değil bilakis insan olmaya dair bir durum olarak görüyorum.

6- Salgının kontrol altına alınmasıyla ‘normal’ yaşam düzenine döndüğümüzü varsayacak olursak, bizleri neler bekliyor olacak? Alışkanlıklarımız ciddi derecede değişecek mi? Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Benim için bu konuda da bir şey söylemek zor, zira normalimiz neydi ki dönmekten bir umudumuz olsun derim. Son on yılda başına epey bir şey gelmiş bir toplumun fertleriyiz. Dahası başımıza ne geldiğini de bilmiyoruz. Ekranlarda bıkıp usanmadan bize büyük resmi anlatmaya çalışan onlarca şahsiyeti düşünün. Her biri sosyal medyadaki o tuhaf anonim görünümlü hesapların avatarları gibi. Yoğrulmaktan şeklini yitirmiş bu hakikate karşın virüsün belirsizliği tercih bile edilebilir. Ama olur da pandemi öngörebildiğimiz, soluğumuzun yeteceği bir zaman içerisinde biterse kuşkusuz sonrasına yüzleşilmesi gereken tortular da kalacak. Dünyadaki birçok toplum her şeyden önce bir toplum olamamış olmanın ağırlığını omuzlarında hissedecek. O hisle daha iyi bir mutabakata mı varılacak yoksa daha otoriter sistemlerin gölgesinde huzur mu aranacak bilmiyorum.

7- Son olarak içinde bulunduğumuz izolasyon döneminde bizler için tavsiye edeceğiniz okuma, kitap, film ya da dizi önerileriniz var mı?

Bilgi Üniversitesi Kültür Politikaları ve Yönetimi Araştırmaları Merkezi şöyle bir derleme yapmıştı: Farklı yelpazelerde bir dizi öneriyi derlediği şu listeyi bu kapsamda önerebilirim.

Bir de Open Culture’ın şu bohçası epey dolu.

Ama benim favorilerim Ada, Biri ve Diğerleri, Gece Yolculuğu, Gizli Duygular, Gizli Yüz, Kırık Bir Aşk Hikayesi, Ses gibi 1980-1990 arası memleketin melankolik-sancılı filmlerdir.

Ayrıca pandemi meselesinin toplumsal ve siyasal boyutlarıyla ilgili kimseler var ise Özyeğin Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Dr. Evren Balta (@Evreki) ve Gazeteci (aynı zamanda Bahçeşehir Üniversitesi Yeni Medya Programında dersler veren) Can Ertuna (@canertuna) takip etmelerini öneririm.

Röportaj: Arda Barip

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here