Bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Geçmişinizden, nereli olduğunuzdan, nerede büyüdüğünüzden ve operayla yolunuzun nasıl kesiştiğinden…

Manisa Akhisar’da dünyaya geldim. Evimizin salonundaki masanın üstüne çıkıp sahne alarak, şarkılarla, danslarla, piyano ve flüt sesleriyle birlikte büyüdüm. Sanatçı bir aileden geliyoruz. Kuzenlerimin biri keman, biri viyola, biri viyolonsel, biri opera sanatçısı ve biri de Coşkun Evcim dans grubundaydı. Yazları hep beraber Erdek’te toplanırdık. Konservatuarı aratmazdı ev. Danslarla, müziklerle ve şarkılarla geçen bir çocukluk geçirdim, güzel günlerdi…

Babam doktor olmamı isterdi, ben ise konservatuvarda okumak istedim. Küçük yaşta başladı inatlaşmam. Buradan da itiraf ediyorum ki Matematik dersini geçmemdeki en önemli faktör sınav kağıtlarımı yapan bir sınıf arkadaşım olmasıydı. (Bir paket marlboro paketi rüşvetiydi)

Sanata olan sevgime ikna olan babam, hayatımın maddi-manevi en büyük destekçisi oldu. 1989 yılında İzmir Devlet Konservatuarı’nda Sevda Ayhan’la Şan çalışmalarına başladım. Aynı yıl, birinci basamakta yeterli olamadığım için İzmir Devlet Konservatuvarı sınavına giremedim fakat Ankara Devlet Konservatuvarı baraj istemiyordu. Ardından Ankara Devlet Konservatuarı’nda 900 kişinin girdiği sınavı 9 kişi olarak kazandık. Mezun olmam gereken 7 yılı sınıf atlayarak 6 yılda birincilikle bitirdim. Kıymetli orkestra şefimiz Hikmet Şimşek yönetimindeki senfoni orkestrası ile solomla mezun oldum.

Çok değerli hocalarla çalıştım. Şan hocam Rezzan Sökmen, Vagıf Kerimov, Yalçın Davran, Solfej hocam Muammer Sun, oyunculuk hocam Cüneyt Gökçer… Çok şanslıydım, çok şey öğrendim oyunculuk adına. Oyunculuk sınıfımızda da bugünün çok değerli sanatçıları vardı. Engin Günaydın, Selim Albayrak, Tardu Flordun, Sinan Tamin Albayrak, Pamela ve daha birçok sanatçı arkadaşım.

Ayrıca, öğrenciyken yüzlerce öğrenci yetiştirdim. Yetiştirdiğim öğrenciler şu an, Opera, Tiyatro, Türkü, Yaylı, Vurmalı, Bale, Pop ve Türk Sanat Müziği dallarında kariyer yapıyorlar.

En büyük mutluluklarımdan bir tanesi de Down sendromlu öğrencilerimi yetiştirmek oldu. Dil kökleri kuvvetlensin, daha rahat konuşabilsinler diye şan dersleri verdim.

1999 yılında önce Antalya, ardından 2000 yılında Ankara Devlet Operası’nda solo-koro olarak rol aldım ve halen devam ediyorum.

Geriye dönüp baktığınızda, ‘keşke’ dediğiniz herhangi bir şey var mı?

İtalya’da yaşayan başarılı opera yönetmeni Ferzan Özpetek, yaklaşık 12 yıl önce bana ulaşarak Mısır piramitlerinde AİDA Operası’nı sahneye koyacağını ve bu büyük projede gerek fizik gerek ses olarak en uygun kişi olduğumu, beraber çalışmak istediğini söyledi. Ki ben de AİDA ile sınıf atlamıştım. Maalesef kurumumdan gerekli izni alamadım. Ancak istifa edersem gidebileceğim söylendi. Bizde meyve veren ağaç taşlanır… Bir Türk opera sanatçısı olarak AİDA’yı Mısır piramitlerinde oynamak hayaldi. Gerçek olabilirdi fakat olmadı.

Eğer o zamanlar, şu anki genel müdürüm Murat Karahan olsaydı, yolumu açardı ve desteklerdi, biliyorum. Çünkü o büyük bir sanatçı ve sanatçıları elinden geldiğince destekleyen birisi. AİDA olmadı, ben de yılların vermiş olduğu yıpranmışlıkla sustum ve içimde eritmeye çalıştım. Ayrıca Ferzan Özpetek AİDA projesini, İtalya’da Zubin Mehta yönetiminde başka bir İtalyan Soprano ile gerçekleştirdi.

Keşke istifa edip gitseymişim, ikinci bir Leyla Gencer olurdum. Biraz ukalalık gibi oldu biliyorum ama düşüncem bu yönde.

Bir diğeri ise, öğrenciyken ünlü piyanist Tuluyhan Uğurlu İstanbul Kanatlarımın Altında filminin şarkısını bestelemiş ve solisti olmamı istemişti. Ancak o zamanki hocam bu sektörde şarkı söylersem mesleğimi bırakırım mı diye korktu, bilemiyorum, buna izin vermedi. Bu durum beni çok üzmüştü.

Yüzlerce seyircinin önünde müzik dans ve tiyatroyu birlikte barındıran fazlasıyla zorlu bir performans sergiliyorsunuz. Opera sanatçısı olmak ve yüzlerce seyircinin önünde performans sergilemek nasıl bir his?

Büyük bir gurur veriyor. Opera, bütün sanat dallarının zirvesidir. İçinde, dans, tiyatro, orkestra, koro ve çok seslilik var. Aynı anda çok şeyi düşünmek zorundasınız, normal insan işi değil bence. Adrenalin had safhada.

Gözyaşlarımızı silerek, çok çıktık-güldük sahnede. Babamı gömüp, 3 gün sonra sahnede bale eserinde solo yaptım, o anımı nasıl dile gitebilirim ki? Biz sanatçılar, en acı günlerimizde dahi perde açmak zorundayız.

Paris Hayatı – Şule Başkaynak Solo Gösterisi

Daha önce bir kere operaya gitmiş biri olarak, konserde hissettiğim ilk şey insanların fazlasıyla barış, sakinlik ve sükunet içinde ortak bir yolculuğa çıkıyormuşçasına sahneyi seyrediyor olmalarıydı. Genelde operalarda durum böyle midir? Ya da bu ‘sükunet’ durumu opera tecrübesi olan seyircilerin opera için oluşturdukları ‘yazılı olmayan kurallardan’ bir tanesi mi?

19. yüzyıldan beri aynı eserler oynar. Tek fark solist yorumu, dekorlar ve kostümlerin değişmesidir. Seyircilerimiz sürekliliğini korur ancak bu büyüleyici sükunet için perde açılır açılmaz makyajlarımız, dekorlarımız, ışığımız dahi yeterli olur. Örneğin, Atatürk ilk opera Tosca’yı Avrupa’da izlediğinde ağlayarak çıkar. Ayrıca Atatürk, ülkemizde savaş yıllarında hastane dahi yokken bu güzel sanat dalını ülkemize kazandırmıştır.

Operaya karşı oluşan önyargılar ve stereotipler de sanki egemen kültürün otomatik olarak yerleştirdiği bir durum gibi duruyor. Operaya karşı oluşan önyargıların, bir tutam nefretin ve herkesin sanki sözleşmişcesine ‘opera çok sıkıcı’ demesinin temel sebepleri sizce nedir?

Bizler müzikal tiyatro sanatçılarıyız. Bilmeyenler, hayatı boyunca opera izlememiş olanlar bizi bağırarak şarkı söyleyenler olarak nitelendiriyor. Biz bağırmıyoruz, 150 kişilik orkestra eşliğinde mikrofonsuz oynuyoruz oyunlarımızı. Bir pop-stara ortalama 10 orkestra sanatçısı eşlik eder ve mikrofonla çıkar sahneye. Ancak biz saf insan sesi kullanırız. Benim yönlendirmemle ilk defa opera izleyen misafirlerim her zaman büyülenerek ayrılmıştır. Opera dünyanın en zengin, en büyük sanat dalıdır.

Bolshoi Theatre Moscow

İzleyicilerin Opera’yı bir bütün olarak kavrayabilmek ve doğasını anlamak için zaman tanıması gerekiyor sanırım. Ancak bu ‘zaman tanınması kısmı’ tüketim kültürünün doğasıyla çarpışıyor gibi. Bu da operanın zamanla ilgi çekmemesinden dolayı tükeneceğine ya da tükenmemesi için evrim geçireceğine mi işaret ediyor?

21 yıldır sahnelerdeyim. Her zaman kapalı gişe olup 1 ay önceden biletler tükenmiştir. Ben dahi yakınlarım için yer bulamam. Binamız yetmediği gibi, ATO’da da 5 bin kişilik salonlar kapalı gişedir. Bir anımı paylaşmak isterim; 7 yıl önce sabah 7’de operaya gittim ve kar yağıyordu. Operanın önünde bir kalabalık vardı ve merak edip kalabalıktaki insanlara sordum neden bekliyorsunuz diye. Gişenin açılmasını beklediklerini söylediler. Hava gerçekten çok soğuktu. Bizim seyircimiz, her koşulda bizimle olmuştur.

Aksine, opera, tükenmek yerine giderek de büyüyor. Opera, İstanbul, Ankara ve İzmir’den sonra Antalya, Mersin ve Samsun’da açıldı. Ayrıca, Türk opera eserlerimiz de giderek artıyor. Artık kendi Türk operalarımızla Dünya’ya açılmış bulunmaktayız. Moskova Bolşoy’da Troya Türk operamızla olmaktan onur duyduk. Tarihe geçtik geçen yıl. Bu sezon Göbekli Tepe operamızla yine Dünya ve Avrupa sahnelerine taşıyacağız Türk operamızı.

Aspendos Antik Tiyatrosu

Şimdiye kadar en sevdiğiniz ve ayrıca en zorlandığınız performans hangisiydi? Neden?

Bizim eserlerimiz adım adım, nota nota, uzun zahmetlerle çıkar ortaya. Bir tek kısacık koreografi sahnesi için günlerce sahne provası alınır, üstüne sesimizi, rolümüzü ve orkestra eşliğini koyarız. Performansımızı, ortalama 2 ay boyunca her gün yapılan provalar sonucu oluştururuz.

Ali Baba ve Kırk Haramiler operasında Ali Baba’nın Hanımı rolünde, başroldeydim. 3 kasttık ancak provaları 2 kast yaptı sürekli… Her gün oturduğum yerden beynimde aldım provamı ki bu imkansızın imkansızıdır. Oyun çıkınca ve herkes sahnesini oturtunca, bana bir ayın sonunda bir tek genel prova (durmadan akışlı) prova verdiler. Ya rezil olacaktım ya da kahraman. Gala gecesine tek provayla çıkarak opera tarihine geçtim sanırım. Çok tebrik almıştım.

Peki opera seyircisi olarak etkilendiğiniz eser ve rol var mı? Var ise, neden?

Atatürk’ün de etkilendiği Puccini – Tosca Operası beni büyüler. Öğrencilik yıllarımda bir an önce mezun olup oynamak istediğim tek operaydı. Ama maalesef bazen hayatta başarılı olmak yetmiyor. Hiyerarşi düzeni yüzünden mi desek, bilemedim. Aslında biliyorum… Ama kısmet olmadı diyelim.

Opera’yı sevmeyen ya da önyargıları olan insanlara fikirlerini değiştirmek için önerebileceğiniz bir performans ya da performanslar var mı?

Operayı sevmek hayatı sevmektir bence. Doğayı, insanı ve yaşamayı sevmek… Anlatılamaz bir duygu benim için. Uzun yıllardır üst yazı geçiyor. İlk kez gelecek olanlar Türk müzikallerinden başlayabilirler. Perde kapandığında mutlaka yüreğinize dokunan bir şeyler kalacaktır.

Röportaj: Arda Barip

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here